Bismillahirrahmanirrahim
Hamd, insanlığı tek bir nefisten yaratan, kalpleri birbirine ülfetle bağlayan, yeryüzünü üflediği ruhla şereflendiren ve müminleri birbirine öz kardeş kılan Âlemlerin Rabbi olan Allah’a,
Salât, “Müminler bir binanın tuğlaları gibidir, birbirini kenetler” buyurarak kardeşliği imanın mihenk taşı kılan, Medine sokaklarında Ensar ile Muhacir’i öz kardeşten öte eyleyen, insanlığa adalet, merhamet ve vahdet medeniyetini miras bırakan Âlemlerin Efendisi Resûl-i Kibriyâ’ya,
Selam, ırkına, diline, coğrafyasına bakmaksızın aynı hizada saf tutanlara! Fitneye karşı sur, tefrikaya karşı siper olanlara… Edirne’den Kars’a, Gazze’den Doğu Türkistan’a kadar kardeşlik hukukunu canı pahasına muhafaza eden ümmetin izzetli sevdalılarına olsun!
Hikâyemiz, kalplere düşen ilk ülfet nefesiyle başladı.
O nefes, insana yalnız olmadığını öğretti; yalnızlıktan vatan, topraktan ümmet doğdu.
İman, kalbe yerleşti; o iman, müminleri birbirine sarsılmaz bağlarla kardeş kıldı.
Böylece insan; yalnızlığın bencil pençesinden kurtulup, bir bedenin uzuvları gibi bir diğerinin acısıyla yanan, sevinciyle hemhal olan nebevi bir ahlakın taşıyıcısı oldu.
Âdem’in evlatlarının yeryüzüne dağıldığı ilk günden beri, insanlık ne zaman kardeşliğini unuttuysa orada kan, gözyaşı ve zulüm egemen oldu. İlahi emir, çağları aşan heybetiyle gayet açık ve netti:
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖيعاً وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَاناًۚ
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, bölünüp parçalanmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz...” (Âl-i İmrân Suresi, 103)
Bu ferman; bireysel hırsları, suni ayrışmaları ve kibir duvarlarını yıkan kudretli ilahi bir çağrıydı. Kardeş olmak; sadece aynı kökten gelmek değil, birbirinin hukukunu kendi nefsinin önünde tutan bir adanmışlıktı.
Kardeşlikten yoksun bir güç, zalimin elinde yıkıcı bir korlaşmaya döner; masum coğrafyaları ateşe verir. Kardeşlikten mahrum bir ibadet ve dindarlık ise kendi içine kapanmış, duvarsız kalmış bir vicdandır. Kardeşliği dışlayan anlayış ayrışma ve bozgunculuk; kardeşlikle tahkim edilmiş bir iman ise insanlığın aradığı en büyük emniyet sığınağıdır. İnsan, ancak kardeşinin elinden tuttuğunda hakikate şahit olur.
Tarih şahittir:
Kabil’in Habil’e uzanan haset dolu öfkesi, kardeşlik hukukunun çiğnendiği ilk kanlı lekedir.
Yusuf’un kardeşleri tarafından atıldığı o karanlık kuyu, kıskançlık ve nifakın kardeşliği nasıl katlettiğinin delilidir.
Ancak Hz. Ya’kub’un hüzünle büyüttüğü sabır, Hz. Yusuf’un Mısır’a sultan olduğunda kardeşlerine gösterdiği o yüce affedicilik; kin ve nefreti yutup kardeşliği ihya eden Nebevi ahlakın çağlar üstü muştusudur.
Nitekim Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de kardeşliğin sınırlarını ve sorumluluğunu açıkça çizmiştir:
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (Hucurât Suresi, 10)
Resûl-i Kibriyâ’nın (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye hicretinde kurduğu Muâhât (Kardeşlik) düzeni, tarihin akışını değiştiren en büyük devrimdir. Evini, aşını, varlığını yurtlarından edilmiş kardeşleriyle hesapsızca paylaşan Ensar’ın duruşunda parıldar bu nur.
Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’in birbirlerine duyduğu o derin saygı ve sadakatte; Hz. Ali’nin Peygamber’in yatağında canı pahasına yatışında bu nebevi kardeşliğin harcı vardır.
Hz. Ömer’in Kudüs’e girerken kölesiyle deveye nöbetleşe binmesindeki adalet; kardeşliği bir sözden ibaret görmeyen, onu fıtratın merkezine koyan bir anlayışın meşalesidir.
Mekke’nin sıcağında kırbaçlar altında inlerken “Ehad! Ehad!” diye haykıran Bilal-i Habeşî ile, Kureyş’in soylusu kabul edilen Mus’ab b. Umeyr’i aynı hizada yan yana getiren güç; nesep değil, iman kardeşliğidir.
Nebevi usûl öğretti bize; müminlerin dünyadaki uzvu ve kalbi birleşmiş sarsılmaz kardeşlik bağını. Nitekim Alemlerin Efendisi şöyle buyurmuştu:
“Müminler birbirini sevmede, birbirine merhamet etmede ve birbirine şefkat göstermede bir beden gibidir. Bedenin bir uzvu rahatsızlandığında, diğer uzuvlar da uykusuzluk ve yüksek ateşle onun acısına ortak olur.” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66)
Irak’tan Şam’a, Balkanlar’dan Kafkaslar’a kadar farklı kavimleri, 81 vilayetin insanını tek bir bayrak altında harmanlayan Anadolu ruhu öğretti bize; ayrışmanın felaket, kardeşliğin ise katıksız bir rahmet olduğunu.
Ve yine Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) imanın tecellisini şu sarsılmaz ölçüyle bizlere miras bıraktı:
“Sizden biriniz, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçek manada iman etmiş olamaz.” (Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71)
Selam olsun, bu kardeşlik mirasını göğsünde gururla taşıyan gençlere,
Selam olsun, ırkçılığın ve fitnenin karanlığını kardeşlikle yaranlara,
Selam olsun, vatanında huzuru, mazlum coğrafyalarda vahdeti düşleyen adanmış ömürlere.
Ey İmam Hatipli genç!
Sen, parçalanmış ve yalnızlaştırılmış bir dünyanın yeniden toparlanma nefesisin.
Senin dilinde birleştirici Kur’an’ın nidası, kalbinde 85 milyon insanın ortak sevdası, ruhunda Gazze’den Doğu Türkistan’a kadar tüm ümmetin sızısı var.
Kardeşliğinle suni kutuplaşmaları yok edecek, birleştirici üslubunla coğrafyamıza huzur tohumları ekeceksin.
Kendi evinde iç huzurun garantisi, mazlumun sığınağı, insanlığın aradığı emniyet olacaksın.
Dünyanın dört bir yanında kardeşlerimizin ahı arşı titretirken, komşusu açken tok yatmaktan haya eden bir medeniyetin evladı olarak; vatanında tefrika çıkaranlara, ümmeti birbirine düşürmek isteyen odaklara karşı asla geçit vermeyeceksin!
Ey İmam Hatipli Kardeşim!
Sen, Edirne’den Kars’a, Trabzon’dan Hatay’a uzanan bu aziz vatanın evladısın. Bizi birbirimize düşürmek için sergilenen kirli oyunları, sen Nebevi kardeşlik zırhını kuşanarak bozacaksın.
Sen, kardeşlik köprüleri kuran bir gönül eri olacaksın.
Sen, kutuplaştıran değil birleştiren, ayrıştıran değil kenetleyen bir kelâm eri olacaksın.
Sen, yüz yıllık enkazın ortasından “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” nidasını yükselten bir vahdet meşalesi olacaksın.
Sadece kendi insanına değil sınırları asan bir sorumlulukla ümmetin her bir ferdine sarılacak; kardeşlik hukukuyla yarınları inşa edeceksin.
Unutma! Sen ayrılıkları giderip kardeşçe kenetlendikçe yükselecek, o aydınlık sabahları müjdeleyeceksin!
Ve inanıyoruz ki; çağları aşan bir haykırış olacak bizim yürüyüşümüz:
Kardeşçe…