2020 BASİRET VE FERASETLE

Bismillahirrahmanirrahim

Hamd, el-Basîru külle mevcudât olan Hak Te’âla’ya;  Selâtü selam, Onun habîb-i kibriyâsı Efendimiz aleyhisselama olsun.

İnsan, kem gözlere maruz kaldığında ilk defa, hüküm henüz verilmişti hilkati hakkında. İblis’in gözleri, şeytanî nazarla bakınca, çamur gördü insanda. Oysa insan, eşref-i mahlûkattı Yaradan’ın nazarında. Nazarla imtihanımız da, kaderin nazara bağlanması da o zamandan başladı. Şeytan’ın süflî penceresinden bakan gözler çamura boyanırken, Rahman’ın açtığı kapılardan hep nur taştı.

El-Basîr esmâsının tecellisiyle Rabbimiz, zevâhirin fitnesinden kurtarmak için bizleri, içimizden basîret ve ferâset sahibi elçiler gönderdi. Hangi bulutun rahmet, hangisinin felâket yüklü olduğunu insanlık onlardan öğrendi. Basîretle bakınca, dibi delinen kayık da, zindanda geçen yıllar da rahmet olarak tezahür etti. Bereket günlerinin peşinden gelecek kıtlık senelerini, ancak ferâsetle bakan gözler görebilirdi. Korkuyla suya salınan sandıktaki bebekler, aşılmaz sanılan denizleri zahmetsiz geçitlere çevirdi.

Asırlar sonra nurun üzeri küllendi. Gözler ferini kaybedince, eller tekrar çamura yöneldi. En kadim mabedlerde, çamurdan ve taştan putlar yükseldi. Geride bırakılan izleri, giyilen elbiseleri, yüzdeki çizgileri, Ay’ın ve Güneş’in hareketlerini, keçinin kürek kemiğinde geleceği öğrenmeye çalışanlar en aşikâr hakikati göremeyeceklerdi.

Zâhiren, karanlık bir geceydi. Lâkin âlemi aydınlığa çıkaracak bir nur inkişaf etmişti. Kalbiyle bakmayı unutanların körlükleri, bu nuru boğmak istedi. Asırlık cehaletin gözünde, insanlığı âciz bırakan mucizeler sihirdi. İlahi bir çağrının hasretiyle bilenen gönüller ise yüzyıllardır Kutlu Bir Nebi beklemekteydi.

Müjdelenen Elçi, cemiyeti zamanın gergefinde ilmek ilmek işledi. Ümitlerin kesildiği toplumu müjdelenen ümmet mertebesine yükseltti. Çıplak gözle bakanlar, kaçmak zannetti O’nun hicretini. Korkuya yordu merhametini. Ashab-ı güzin dahî bazı zaman anlamakta güçlük çekti O’nun ferasetinin çeperlerini. Oysa Hudeybiye bir yenilgi değil feth-i mübîndi. Hendek, kuşatılma endişesiyle kazılan çukurlardan ziyâde, Kisra’nın Bizans’ın ve San’a’nın saraylarının müjdesiydi.

Nebevî ferâsetin hedefinde Allah’ın arzının tamamı vardı. Garbın şehirlerini “fethedecek komutanlar ne güzel komutanlardı” ve “şarkın en uzağındaysa ilim” gidip alınmalıydı. Böyle bir azmin ve basiretin meyvesiydi Sumatra’dan Kurtuba’ya uzanan medeniyet havzası. Anadolu’nun uçsuz bucaksız ovalarını tararken atlarının bakışları, akıncılar yurt edindi ayaklarının bastığı toprakları.

Uğradığı her menzile ulu çınar tohumları eken erenler, bin yıl sonrasına selam yolladı. Bin yıl sonrasının hattını yazdı eşsiz kubbelere hattatlar. Müezzinler, ezeli bir davetle süsleyip gök kubbenin bulutlarını, bin yıl sonrasına gönderdi salâları. Şairler, bin yıllık redifler ve kafiyelerle kıtalara kazıdı bin yıl sonrasını.

Ezan sesinin sustuğu, ulu mabedin mihrabında sergilerin sunulduğu günlerde bile; köhne trenlerde, metruk evlerde, gözlerden uzak köylerde, zamanın münzevi dervişleri bin yıllık davayı kelime kelime öğrettiler. Çatısından su damlayan harap mekteplerin zeminine serdikleri bağırlarında, celâl ve cevval idareciler, âleme nizam verecek neferler büyüttüler.

 

 

 

Davasına âşık hocalar, gözlerinde Cennet bulacakları gençlere kavuşmak için dağlar aştılar. Semt semt şehirleri, hâne hâne köyleriyle memleketin dört bir cihetini arşınladılar. Yolları üzerinde oturanların müstehzi sözlerine, anlamsız bakışlarına aldırmadılar. Körpe yıldızları sırtlayıp Anadolu’nun eteklerinden, parlayacakları karanlık kentlere taşıdılar. Onlarla tüttü sönmeye yüz tutmuş ocaklar. Onlarla süzüldü semada insansız uçaklar. Onlarla birbirine bağlandı güneyden kuzeye dağlar, batıdan doğuya ovalar. Onların riyasetinde suhulete erdi çırpınan dalgalar.

Birleştikçe ve büyüdükçe yıldızlar ziyâları gözleri kamaştırdı. Nice zamandır kurtuluş için rehber arayanlar, özlenen ÖNDERlerine kavuştu. Samimiyetle sarılınca bedenler, hileler savuşturuldu. Besmeleyle yenilenen niyetler, bilgi ve hikmetle yoğuruldu. Ehliyet ve liyakat şiarıyla yüklenilen emanet, murassa sadırlarda korundu. Nihâvend bir sedâya bürünüp bir mübârek vakitte Kutsal Bilgelik kubbesini doldurdu. Marmara’nın maviliklerinden yükselerek En Yakın Mescid’in kurtuluşuna en büyük muştu oldu.

 

Sen ey İmam Hatiplim!

Sen ki Emîn bir Elçinin ümit bağladığı ahir zaman ümmetisin.

Sen basîret ırmaklarının kavuştuğu vuslat denizisin.

Sen bin yıllık çınarın canlanan en taze filizisin.

Sen Şâir’in bel bağladığı Asım’ın neslisin.

Sen ferâset iğnesiyle nakış nakış dikilen atlastan kaftansın.

Sen zindan duvarlarına çarpıp arşa çıkan duaların kabul olmuş cevâbısın.

Senin önderliğinle kurtulacak arz ve fezâ fesattan.

Senin ferâsetinle çıkacağız en çetin fırtınalardan.

Senin basîretinle uyanacak insanlık en derin kâbuslardan.

Senin onurlu adımların varacak hedeflenen menzile.

Bin yıl sonrasına dair düşler kuracağız seninle.

Basîretle ve Ferâsetle…

BASİRET VE FERASETLE

Bismillahirrahmanirrahim

Hamd, el-Basîru külle mevcudât olan Hak Te’âla’ya;  Selâtü selam, Onun habîb-i kibriyâsı Efendimiz aleyhisselama olsun.

İnsan, kem gözlere maruz kaldığında ilk defa, hüküm henüz verilmişti hilkati hakkında. İblis’in gözleri, şeytanî nazarla bakınca, çamur gördü insanda. Oysa insan, eşref-i mahlûkattı Yaradan’ın nazarında. Nazarla imtihanımız da, kaderin nazara bağlanması da o zamandan başladı. Şeytan’ın süflî penceresinden bakan gözler çamura boyanırken, Rahman’ın açtığı kapılardan hep nur taştı.

El-Basîr esmâsının tecellisiyle Rabbimiz, zevâhirin fitnesinden kurtarmak için bizleri, içimizden basîret ve ferâset sahibi elçiler gönderdi. Hangi bulutun rahmet, hangisinin felâket yüklü olduğunu insanlık onlardan öğrendi. Basîretle bakınca, dibi delinen kayık da, zindanda geçen yıllar da rahmet olarak tezahür etti. Bereket günlerinin peşinden gelecek kıtlık senelerini, ancak ferâsetle bakan gözler görebilirdi. Korkuyla suya salınan sandıktaki bebekler, aşılmaz sanılan denizleri zahmetsiz geçitlere çevirdi.

Asırlar sonra nurun üzeri küllendi. Gözler ferini kaybedince, eller tekrar çamura yöneldi. En kadim mabedlerde, çamurdan ve taştan putlar yükseldi. Geride bırakılan izleri, giyilen elbiseleri, yüzdeki çizgileri, Ay’ın ve Güneş’in hareketlerini, keçinin kürek kemiğinde geleceği öğrenmeye çalışanlar en aşikâr hakikati göremeyeceklerdi.

Zâhiren, karanlık bir geceydi. Lâkin âlemi aydınlığa çıkaracak bir nur inkişaf etmişti. Kalbiyle bakmayı unutanların körlükleri, bu nuru boğmak istedi. Asırlık cehaletin gözünde, insanlığı âciz bırakan mucizeler sihirdi. İlahi bir çağrının hasretiyle bilenen gönüller ise yüzyıllardır Kutlu Bir Nebi beklemekteydi.

Müjdelenen Elçi, cemiyeti zamanın gergefinde ilmek ilmek işledi. Ümitlerin kesildiği toplumu müjdelenen ümmet mertebesine yükseltti. Çıplak gözle bakanlar, kaçmak zannetti O’nun hicretini. Korkuya yordu merhametini. Ashab-ı güzin dahî bazı zaman anlamakta güçlük çekti O’nun ferasetinin çeperlerini. Oysa Hudeybiye bir yenilgi değil feth-i mübîndi. Hendek, kuşatılma endişesiyle kazılan çukurlardan ziyâde, Kisra’nın Bizans’ın ve San’a’nın saraylarının müjdesiydi.

Nebevî ferâsetin hedefinde Allah’ın arzının tamamı vardı. Garbın şehirlerini “fethedecek komutanlar ne güzel komutanlardı” ve “şarkın en uzağındaysa ilim” gidip alınmalıydı. Böyle bir azmin ve basiretin meyvesiydi Sumatra’dan Kurtuba’ya uzanan medeniyet havzası. Anadolu’nun uçsuz bucaksız ovalarını tararken atlarının bakışları, akıncılar yurt edindi ayaklarının bastığı toprakları.

Uğradığı her menzile ulu çınar tohumları eken erenler, bin yıl sonrasına selam yolladı. Bin yıl sonrasının hattını yazdı eşsiz kubbelere hattatlar. Müezzinler, ezeli bir davetle süsleyip gök kubbenin bulutlarını, bin yıl sonrasına gönderdi salâları. Şairler, bin yıllık redifler ve kafiyelerle kıtalara kazıdı bin yıl sonrasını.

Ezan sesinin sustuğu, ulu mabedin mihrabında sergilerin sunulduğu günlerde bile; köhne trenlerde, metruk evlerde, gözlerden uzak köylerde, zamanın münzevi dervişleri bin yıllık davayı kelime kelime öğrettiler. Çatısından su damlayan harap mekteplerin zeminine serdikleri bağırlarında, celâl ve cevval idareciler, âleme nizam verecek neferler büyüttüler.

 

 

 

Davasına âşık hocalar, gözlerinde Cennet bulacakları gençlere kavuşmak için dağlar aştılar. Semt semt şehirleri, hâne hâne köyleriyle memleketin dört bir cihetini arşınladılar. Yolları üzerinde oturanların müstehzi sözlerine, anlamsız bakışlarına aldırmadılar. Körpe yıldızları sırtlayıp Anadolu’nun eteklerinden, parlayacakları karanlık kentlere taşıdılar. Onlarla tüttü sönmeye yüz tutmuş ocaklar. Onlarla süzüldü semada insansız uçaklar. Onlarla birbirine bağlandı güneyden kuzeye dağlar, batıdan doğuya ovalar. Onların riyasetinde suhulete erdi çırpınan dalgalar.

Birleştikçe ve büyüdükçe yıldızlar ziyâları gözleri kamaştırdı. Nice zamandır kurtuluş için rehber arayanlar, özlenen ÖNDERlerine kavuştu. Samimiyetle sarılınca bedenler, hileler savuşturuldu. Besmeleyle yenilenen niyetler, bilgi ve hikmetle yoğuruldu. Ehliyet ve liyakat şiarıyla yüklenilen emanet, murassa sadırlarda korundu. Nihâvend bir sedâya bürünüp bir mübârek vakitte Kutsal Bilgelik kubbesini doldurdu. Marmara’nın maviliklerinden yükselerek En Yakın Mescid’in kurtuluşuna en büyük muştu oldu.

 

Sen ey İmam Hatiplim!

Sen ki Emîn bir Elçinin ümit bağladığı ahir zaman ümmetisin.

Sen basîret ırmaklarının kavuştuğu vuslat denizisin.

Sen bin yıllık çınarın canlanan en taze filizisin.

Sen Şâir’in bel bağladığı Asım’ın neslisin.

Sen ferâset iğnesiyle nakış nakış dikilen atlastan kaftansın.

Sen zindan duvarlarına çarpıp arşa çıkan duaların kabul olmuş cevâbısın.

Senin önderliğinle kurtulacak arz ve fezâ fesattan.

Senin ferâsetinle çıkacağız en çetin fırtınalardan.

Senin basîretinle uyanacak insanlık en derin kâbuslardan.

Senin onurlu adımların varacak hedeflenen menzile.

Bin yıl sonrasına dair düşler kuracağız seninle.

Basîretle ve Ferâsetle…